1 Aralık 2015 Salı

Bias and Variance

Machine Learning'te bir kavram var: Bias (önyargı, peşin hüküm ya da ortalamadan uzaklık) ne kadar artarsa, variance (varyans, değişim,çeşitlilik) o kadar azalır, Bias azalırsa varyans artar.
Bu kavram, verilerden bilginin çıkarılması, matematik modellemelerin yapılması ve bu matematik modellerin gerçeği na kadar yansıttıklarını hesaplamak için kullanılıyor.

Bu kavramı insan beyni ve onun aldığı kararlar için uygulamak istersek çok ilginç sonuçlarla karşılaşıyoruz.
İnsanda beynin karar veren Yönetici Bölgesi Prefrontal Lob'dur. Bu lobun her iki yarıküresine gelen veriler sentezlenerek ve önceden öğrenilenlerle birleştirilerek bir karara varılır. Prefrontal lob çok iyi çalışıyorsa, sonuçlar da doğru ya da yanlış olsun çok nettir. Varyans daha azdır.
Gözle görülen, kulakla işitilen veriler geçmiş bilgilerle birleştirilmiş ve net olarak karara ulaşılmıştır. Bir atoma baktığımızda, elektron nerede kesin bilinmektedir.

Eğer insan beyninin bu bölümü Yönetim faaliyetlerini tam olarak yerine getiremiyorsa, dış uyaranlarca beyne gönderilen sinyaller yeterince işlenmeyip arka loblara aktarılır, verilen kararlardaki bias daha az, varyans ise daha çoktur. Bir atoma baktığımızda, elektronların nerede olduğu bilinemez, elektronlar bir bulut içerisinde belirsiz bir konumda dönüp durmaktadır.

Prefrontal Lobun iyi çalışmamasının insan için bir felaket olduğunu düşünebiliriz, ancak Einstein, Edison, Mozart gibi dahilerin de bu durumda olduğunu anladığımızda işin boyutu değişir. Aslında vücudumuzda 2 adet olan herhangi bir organla (göz, kulak, beyin, el, ayak)  algıladığımız nesneye ve çıkarımlarımıza tam da güvenmemek gerekir. Çünkü algılanan nesne aslında öyle olmayabilir, farklı renkte, boyutta, uzaklıkta, seste olabilir. Gördüğümüz nesne kırmızı veya onun karşıtı olan yeşil olabilir, ya da turuncu veya onun karşıtı olan mavi olabilir. Aslında  nesne hiç var olmayabilir.
Kuantum ve String teorilerinin derinliklerine indiğimizde, aslında gördüğümüz her şey sadece titreşen iplikçiklerden ibarettir ve gözleyen olduğumuzda şekli ve yapısı değişir.

O yüzden gördüğümüz ve işittiğimiz hiç bir şeye tam olarak inanmadığımızda, verdiğimiz kararlar da flulaşır, duruma göre, o ana göre şekil alır. Yani bias daha az, ancak varyansı fazla, çok farklı kararlar alabiliriz. Yani yaratıcılık, yeni bir söylem geliştirmek, varolan yapılardan yenilikçi bir yaklaşım benimsemek artar, insan sezgiselleşir.

Sol beyin fonksiyonları da tam çalışmıyorsa, görülen ve işitilen arasındaki senkronizasyon ve zaman kavramı kaybolur. Her şey yavaş çekim, zamandan bağımsız, durgunlukların sessizliğinde, sessizliklerin durgunluğunda, hiç bir şey yapmanıza gerek kalmadan, sessizce olduğunuz noktada yaratım yaptığınız bir duruma dönüşür. Steven Hawking ALS hastalığı ile bunun en uç noktasını oluşturmaktadır.

Sağ beynin derinliğinde, sezgiselliğinde insan Tanrı'ya daha çok yaklaşır, çünkü Tanrı önce Işığı yaratmıştır, sonra sesi ve hareketi. Zaman ise, üst boyutlardan türev alarak daha alt boyutlara indirgendiğimizde ortaya çıkan bir lineerliği temsil eder. Aslında ne önce, ne sonra ne de zaman diye bir şey vardır. 3 Boyutlu dünyamızda, integral aldığımızda bir üst boyuta bütünleniriz, zamanın üstüne çıkarız. Tanrı çeşitliliği sever.

Yani kısaca, Tanrısal kararlar alabilmek için, bias az, varyans daha çok ve zamandan bağımsız karar almak gerekir. Diğer bir deyişle sağ beyin ile, yani SEVGİ ile.








24 Temmuz 2015 Cuma

Sürdürülebilir Tüketim Modelleri

1990'lı yıllardan sonra, tüketiciyi merkeze koyan ve onun satın alma davranışlarını inceleyen Tüketim Ekonomisi Teorileri ortaya atıldı. Bu teorilere göre, tüketici bir kimlik edinimi ihtiyacında, ne kadar çok tüketirse o kadar kendisini mutlu ve doyumlu hisseden ve bu şekilde davranan bir kişiydi. Kişinin etnik kökenleri ve bölgesel tarzı yerine globalizm ve global insanlık tarz ve kuralları belirleyiciydi.
Bu trend o kadar tuttu ki Pazarlama harcamaları tek bir merkezden kontrol edilebilen, tüm dünyadaki mağazalarda benzer şekilde yapıldı ve ürün fiyatları merkezi yapılanma sayesinde hızla düşmeye başladı. Üretim merkezlerinin global olarak ucuz işgücü olan bölgelere kayması fiyatları daha fazla aşağıya çekti.
Bu yapılanma görünüşte mükemmel bir işleyiş sunmasına rağmen, tüm dünyadaki hammaddelerin hızlı bir şekilde tüketilmesine, çevresel çöpün çok hızlı artmasına sebep oldu.
Dünya kaynakları çok hızlı tüketildiği için, tüketici modellerinden sürdürülebilir tüketim modellerine geçmek gerekmekte.
Ayrıca, insanlar bu kadar tüketmelerine rağmen mutlu ve doyumlu değiller. Tam tersine depresif, doyumsuz ve mutsuzlar.
Tüketici modellerine, başka bir boyut eklemek, ürünün ne kadar çevreci üretildiği, ne kadar lokal kaynaklarla üretildiği, ne kadar etnik tarz içerdiği, ve ürünün tüketilme döngüsünde yeniden kullanılması çok önemlidir.
Sürdürülebilir Tüketim modelinin bir takım kriterleri var:

1- Öncelikle ihtiyacın olanı al. Gardrobumuzda ihtiyacımızdan çok daha fazla eşya barındırıyoruz. Halbuki sadece ihtiyacımız olana odaklanmalı, zaman içerisinde gardrobumuzu yenilemeliyiz.
İhtiyacımız olanı belirleyebilmek için, pinterest.com gibi tarz belirleyici sitelere üye olunarak, bu sitelerde diğer insanlar neler giyiyor onlara bakmak, kendi bedenimize uyan tarzları belirlemek gerekli. Ayrıca, "Bu stil benim" gibi TV programları da kişinin kendi bedenine uygun ve tarzlı giyinmesi konusunda yol gösterici oluyor.

2. Alacağın ürünü, çevreye duyarlı üretim yapan dükkanlardan al. Global moda mağazaları, üretim merkezlerini daha çok ucuz işgücü çalıştıran ülkelere kaydırmış durumda. Bu da çocuk işçi ve sigortasız işçi çalıştıran işyerlerini öne çıkarıyor. Ayrıca kullanılan hammaddenin ne olduğu, hangi koşullarda üretildiği de çok önemli. Sürdürülebilirliği Pazarlamada kullanan mağazalar, sizi ürünü alırken de mutlu eder. Üretim zinciri şeffaftır, çalıştırdığı personele saygılıdır ve doğal, saf hammaddeler kullanır, üretim zincirinde katkı malzemeleri sınırlandırılmıştır.

3. Aldığın ürün %100 organik, pamuklu, yünlü materyalden ve non-alerjik olsun. Çünkü bu tarz ürünler, kişiye en az sağlık problemi yaratacak ürünlerdir.

4.Aldığın ürün gardrobundaki diğer ürünlerle kombinlenebilir, tarzına uygun ürünler olsun. 
Tarz yaratmak o kadar da zor değildir. Sevdiğiniz bir stili, kendi beden yapınıza uygun ürünlerle oluşturmak ve etnik ögeler katmakla kendinize özel bir tarz oluşturabilirsiniz. Daha sonra yapmanız gereken bu tarza uygun, güzel parçaları satın almak ve gardrobunuza katmaktır. Bir süre sonra, etrafınızdaki insanlar sizin tek tek ne giydiğinizle değil, ne kadar farklı şeyler giyseniz de hep aynı tarz ve aynı şeyleri giyiyormuşçasına bir hisse kapılıyorsa ve gözleri kapalı sizin ne sevdiğinizi biliyorlarsa tarzınız oturmuş demektir. Moda ne kadar değişirse değişsin siz tarzınıza sonuna kadar sadık kalın.

5. Alacağın ürünü, 2. el dükkanlardan veya indirimden, arkadaşlarının gardroplarından alabilme olasılığını araştır. Böylelikle, ürüne ödeyebileceğin minimum fiyata sahip olabilirsin ve ürünlerin geri dönüşümünü artırabilirsin.

6. Ürünü aldıktan sonra, yıkama ve ütüleme talimatlarına uy, çevreye dost bir deterjanla yıka.

Ürünü aldıktan sonra amacın en uzun bir şekilde kullanmak olmalı ve bu sürede ürün minimum hasara uğramalı. Böylelikle, başka kişilere bu ürünü verebilir ve kullanım süresini uzatabilirsin.
Ürün, tadilat gerektiğinde terzi tarafından kolayca tadilat yapılabilmelidir.

7. Kullanmadığın ürünleri, periyodik olarak başka kişilere ya sat ya da hediye et. Gardrobundaki bazı kıyafetlerden sıkıldıysan bu kıyafetleri arkadaşlarına hediye edebilir veya satabilirsin.

8. İyice kullanılamaz durumda olanları ise, bahçede Malç yapımında kullan.  %100 pamuklu ve yünlü ürünler doğada çözünür. Bu ürünleri yine toprağa dönüştürebilir, yabani otların oluşmasını önlemek üzere malç yapımında kullanabilirsin.

Bu döngüye uyularak alınan ve kullanılan ürünler, kişide daha çok doyum, mutluluk ve sükunet yaratacaktır. Daha az zaman ve para gerektirdiği için de kişi daha farklı şeylere odaklanabilecektir.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Sustainable Consumption- Sürdürülebilir tüketim

Pazarlama'da son 20 yıldır öne çıkan bir teori var. Bu teori, Consumer Culture Theory (Tüketim Kültürü Teorisi). Bu teori, tüm alışverişlerin temeline tüketiciyi koyar ve alışveriş eğilimlerini ve tüketici davranışlarını tüketicinin özellikleri ile açıklamaya çalışır.
CCT, tüketicinin bir kimlik arayışı ve edinimi ihtiyacında olduğunu, bu kimliğe uygun alışveriş yaptığını soyler. Ya da kişinin ait olduğu alt kültürün gereksindiği şekilde alışveriş yapılır.
Veya kişinin ait olduğu etnik ve sınıf kimliğine uygun olarak alışveriş yapılır.
Başka bir yaklaşım da , Kitleleri yönlendiren reklamlar,kitlesel  iletişim ve bunların kitleler tarafından kabulu, eleştirisi veya tepkisi üzerine yoğunlaşır.
CCT yaklaşımı, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere tam olarak uymuyor. Bunu, 20 yılı aşkın bir süre Perakende Bankalarda edindiğim CRM, Pazarlama ve IT deneyimime dayanarak söylüyorum.
Çünkü, gelişmekte olan ülkelerde tüketicinin kendi içerisinde tutarlı bir kimlik edinmesi ve bu kimliğe uygun davranması pek mümkün olmaz. Kişi, eğitim, çalışma ve yaşam koşulları sebebi ile gelişmekte olan ülkelerde sürekli bir mobilite içerisindedir ve yaşadığı yer, kazancı sürekli değişir. Bu değişim, onun sosyoekonomik düzeyini etkiler ve alışveriş eğilimlerini sürekli değiştirir.
Ayrıca kişi, sosyal olarak kabul görmek için globalizasyon ve tüm dünyada geçerli bir üst kimlik oluşturmaya daha çok zaman harcayarak, etnik ve kültürel alt kimliğini bastırır.
Bu şekilde oluşan bir toplumda tüketicileri ve onların kimliklerini baz alarak yapacağınız reklam çalışmaları tam  karşılığını bulamaz.
Onun yerine,kitleleri yönlendiren reklamlar, kitlesel iletişim ve bu söyleme karşı kişilerin oluşturacağı anlamlandırma ve tepkilerle tüketici yönlendirilebilir. Böylelikle, kişinin kimliğine tam vurgu yapmadan ve içerisindeki ikiliklere yoğunlaşmadan, kitlesel reklamların etki ve tepkisi ile gelişmekte olan ülkelerde daha başarılı pazarlama çalışması yapılabilir.
Türkiye'de pek çok kurum ve kuruluş bu tür pazarlama teknikleri uygulamaktadır. Bunların en bilineni Coca Cola'nın reklamlarıdır. Mümkün olan en geniş kesime TV'den hitap ederek, kişilere seslenmekte ve reklamlar kişilerde etki uyandırmaktadır. Bu reklamı seyreden kişiler, kimlik ve aidiyet sorunu yaşamadan, reklamın onlarda uyandırdığı etkiye uygun bir tepki vererek reklamlara tepki vermektedir.
CCT teorisi, değişen dünyamızda daha çok bilimsel araştırma ile desteklenmeli. Çünkü, Dünya artık tüketim ekonomisinden çok daha başka bir noktaya kayıyor. Globalizasyon ve tüketim ekonomisi, tüm ürünlerin fiyatını aşağıya doğru çekerken, çok daha önemli bir konu önem kazanıyor: Sağlık.
Çünkü, işlenmiş pek çok ürün sağlıksız materyal ve hammadde içeriyor, sağlığı tehdit eder boyuta geldi.
Modern toplumlarda bağışıklık sistemi eksikliğine bağlı pek çok hastalık çok fazla artış gösterdi. Bunların başında Otizm, Depresyon, DEHB, Disleksi, Dispraksi geliyor. Bu hastalıklar, doğal olmayan, tarım ilacı taşıyan yiyecekler, civa içeren aşılar, çevre kirliliği sebebi ile bu kadar artışta.
Yeni CCT Teorisi, artık tüketicinin tam ortaya konulduğu projeler yerine, Sürdürülebilir Yaşam ve insanın sağlıklı, mutlu, lokal olarak akrabaları ile birlikte yaşadığı yeni yaşam alanları ve projeleri ortaya koymalı.
Ürün ve hizmetlerin sürekli ucuzlama baskısı yerine, insanın kendi yakın çevresinde kendisinin bu yiyecekleri ve hizmetleri üretmesini ve almasını temin edecek şekilde yeniden yapılanmalı.
Önümüzdeki dönemde bu konuda pek çok araştırma ve çalışma göreceğimizden eminim.

11 Haziran 2015 Perşembe

Solucanlar

3-4 aydır arka bahçemde, iki varil içerisinde solucan beslemeye başladım.
Solucanları  gübre üretimi yapan bir yerden satın aldım.  Solucanlar kargo ile elime ulaştıktan sonra, 15-20 gün hiç bir sey yapmadan onların bulundukları yere alışmalarını bekledim.
Daha sonra, mutfakta oluşan atıkları, elma, armut, havuç, salatalık, marul küspeleri, yumurta kabuklarını (daha çok alkali PH derecesine sahip atıkları) önce 3-5 gün kadar bir yerde biriktirip anarobik çürümeye bırakıyorsunuz. Bu çürüme esnasında organik atıklardan çok fazla koku çıkıyor. Daha sonra, azar azar solucanlara veriyorsunuz.
Solucanlar büyük bir keyifle bu atıkları yiyorlar ve sonuçta bir gübre üretiyorlar. Gübre ürettikçe ve varile atıklar atıldıkça bulundukları seviyenin üstüne yükseliyorlar. Organik atıklar bu prosesten geçtikten sonra artık kokmuyorlar ve harika siyah bir gübreye dönüşüyorlar.
Solucanlar, mutfakta oluşan ve çöpe gidecek olan pek çok organik atığı yeniden çevreye dönüştürebilmek için son derece önemli bir görev yapıyorlar. Böylelikle ürettiğiniz çöp miktarı bir hayli azalıyor. Bu gübre, bahçenizde organik yetiştirmek için size çok büyük oranda yardımcı oluyor ve bereketi artırıyor.

Solucanların hayatından  kıssadan hisse çıkardım.

İnsanların vücudunda da büyük ölçüde bakteriler var. Bu bakteriler sindirim sisteminde, ince bağırsaklarda besinlerin sindirilmesinde,vitamin ve minerallerin kana karışmasında çok önem taşıyorlar. Vücudumuzda iyi bakterilerin olmadığı, veya sindirim sisteminin işlevini tam yapmadığı durumlarda ise toksik bir vücut oluşuyor. Atıkların dışarı atılmasında, kokusunda problemler yaşanıyor. Ayrıca toksik maddeler vücudumuzda serbestçe gezinmeye ve beyin de dahil tahribat yapmaya başlıyor.
Bazı insan vücutlarında sindirime yardımcı  iyi bakteriler ya bulunmuyor, ya da görevlerini yeterince iyi yapmıyor.Bu yüzden bazı insanların dışarıdan devamlı iyi bakteri almaları lazım. Bu işlem de kefir, yoğurt ve kombu çayı tüketerek gerçekleşiyor.
İnsan vücudunun normalde alkali Ph derecesinde bulunması gerekiyor, ancak eğer vücutta enfeksiyon varsa asidik Ph derecesine geçmesi mikropların bertaraf edilmesi için çok önem taşıyor.
İnsan vücudunun çok asidik Ph derecesinde olması ise kansere sebebiyet veriyor.
Bu sebeple, yediğimiz içtiğimiz şeylere azami dikkat göstermemiz gerekiyor.


8 Haziran 2015 Pazartesi

Yeni yaşam alanları

Önümüzdeki dönemde insanların akıl ve mantıkla hareket ederek yeni yaşam alanları kurmalarını bekliyorum. Bu yeni yaşam alanları, dikey olarak oluşturulan apartman hayatına inatla daha yatay, hatta yerin altına doğru uzanan bir yapılanma gerçekleşecek.
Yerin altında yapılan evler, ısıtma, soğutma, gürültü izolasyonu ve depremler için doğal bir korunma ortamı oluşturuyor.

Böylelikle yerin üzerinde görüntü kirliliği oluşmuyor, yerin üzeri hayvancılık ve organik ürün yetiştirmek için kullanılıyor.
İnsan kendisi ve ailesi için gerekli olan besinleri, evinin bahçesinde kendisi yetiştiriyor, böylelikle hem yiyeceklerin kalitesinden ve doğallığından emin oluyor, hem de bu yiyeceklerin endüstriyel tarım yöntemleri ile yetiştirilmesine gerek kalmıyor.

Endüstriyel tarım ve hayvancılık, ucuza yiyecek üretilmesini kolaylaştırırken bir o kadar da insanlarda hastalıkların artmasına sebep oldu. Bunun en büyük nedeni, kullanılan tarım ilaçları, GDO'lu tohumlar, makinelerle soysuzlaştırılan tarlalar.

İnsan, yeni yaşam alanları ile, kendi hayatının sorumluluğunu tekrar kendi üzerine alacak.
Bu yaşam teknolojiden çok da uzak olmayacak.

Kablosuz Internet, kablosuz off-grid elektrik üretimi (solar panel), mobil teknolojiler ile yine tüm insanlar birbirleri iletişimde kalabilecek.

3 Haziran 2015 Çarşamba

Bilgisayar şirketleri organik tarıma merak salıyor

Bill Gates'in açık denizlerdeki adalarda, container'lar içerisinde buğday tohumu sakladığı biliniyor. İleride, temiz yiyecek ve temiz su bulunmaması riskine karşı varlıklarını sürdürebilmek için bunu yapıyorlar.

Şimdi bu kervana Toshiba da katıldı. LED ışıklar altında, belli ısı derecesinde ve kapalı alanda marul yetiştiriyorlar.

Toshiba, bu şekilde üretilen marulların daha çok mineral ve vitamin içerdiğini savunuyor ve özellikle Arap ülkelerine bu teknolojiyi ihraç etmeyi planlıyor.

http://www.geek.com/science/toshibas-old-floppy-disk-factory-grows-lettuce-that-doesnt-need-washing-1609617/



15 Mart 2015 Pazar

Earthship- Dünya Gemisi

Yeni bir kavram ortaya atılmış, Earthship (Dünya Gemisi).
Kendi yiyeceklerinizi üreteceğiniz kapalı bir sera sistemine sahip, güneş enerjisi kullanan, kendi kendine yeterli kapalı bir ev sistemini yarı yerin altında gerçekleştiriyorsunuz.
Bu ev sistemini oluştururken öncelikle, yerin altında olabilmesi için büyükçe bir çukur açıyorsunuz. Bu çukurun büyükçe bir bölümünü, kapalı sera sistemi haline getirip üzerine cam kaplıyorsunuz.
Kapalı sera sistemi içerisinde, toprakla örttüğünüz taraçalandırılmış bahçe sisteminde yenilebilir yiyecekler üretiyorsunuz. Seranızın büyük bölümü yerin altında olduğu için, fazla ısıtma ve soğutma maliyeti gerektirmiyor. Permakültür ile tasarlanmış küçük bahçede fazla bir efor gerektirmeden  üretilenler size bütün yıl yiyecek olarak yetiyor.
Bu Dünya Gemisinin bir bölümünü de yaşam alanınız olarak belirleyip üst tarafını kapatıp Güneş panelleri ile kaplıyorsunuz. Güneş panelleri hem ısıtma, hem soğutma sağlıyor, hem de elektrikli aletlerinizi çalıştırıyor.
Bahçenizde çeşitli hayvanlar besliyorsunuz (Balık, kurbağa, tavuk, kaz, ördek, tavşan, güvercin, keçi, koyun ve inek). Bu hayvanlar hem bahçenizdeki ekosistemi oluşturuyor ve sürdürülebilirliği artırıyor, hem de et, süt ve yumurta ihtiyaçlarınızı karşılıyor.
Sularınızı yağmur sularını filtreleyerek kendiniz üretiyorsunuz.
Ana yaşam ihtiyaçlarınızın ücretsiz olarak doğa tarafından karşılandığı bu ortam size güvenli, korunaklı bir ortam sunuyor. Böylelikle, tüm dünyanın Global ekonomik dertlerinden uzakta, dolar çıkmış mı, altın düşmüş mü, petrol fiyatları ne olmuş, hükümette kim var derdinden uzak, stressiz ve mutlu bir hayat yaşıyorsunuz.
Bu Dünya Gemisi kavramını sevdim doğrusu. Modern Nuh'un gemisi adeta. Aynısından ben de istiyorum.Sadece dostlarımı özlediğimde bu Dünya Gemisi'nden çıkmak istiyorum.

7 Mart 2015 Cumartesi

Dünya, nereye gidiyorsun?

Uzun bir koşturmacanın ve anlamaya çalışmanın içerisindeydim. Sezgilerim bana Dünyanın bir kırılma noktasına yaklaştığını söylüyordu. Yediğimiz her şey hormonlu ve sentetik, soluduğumuz hava kirli, finans sistemi mortgage krizinden sonra toparlanamamış, bildiğimiz tüm IT şirketleri rekabete dayanamamış, facebook ve google gibi firmalar yükselişte... Anlayamadığımız yöne doğru giden bir toplum, hastalıkların artışı, alerjik çocukların sayısında artış, zeka geriliği, dikkat eksiği olan çocuk sayısında artış... Bir yanda havadan para kazanan borsa ve finans dünyası, diğer yanda ise çok zor şartlarda geçimini sağlayan çiftçi ve hayvancılıkla uğraşan insanlar...
Batan ülkeler, kapanan iş yerleri...
Artık durumu çözdüm. Yepyeni bir medeniyet doğacak. Bu medeniyet, sürdürülebilir yaşam ilkelerine dayanacak, toprağa iyi davranan, doğa ile birlikte üretime geçilecek. Doğal, organik tarım, hayvancılığı da etkileyecek.
Hastalıklar azalacak, petrole değil, alternatif enerji kaynaklarına dayanan bir enerji modeli ortaya çıkacak. Hava bedava, su bedava, elektrik bedava, yiyecek bedava, bolluk ve bereket dolu bir yaşama geçilecek.
Yaşam herkese cömertçe bolluk ve bereketini sunacak. Kimi insan, bu doğaya yakın, yeni bolluk ve bereket bilincine, enerjinin bedava olarak üretilebileceğine inanacak, kimisi ise doğadan kopuk, hastalıklar içinde ne kadar yaşayabilirse yaşamaya devam edecek.
Mobil teknolojiler, web arayüzleri ile tüketici ile üretici arasındaki aracıların çoğu ortadan kalkacak. Doğal olarak, organik olarak üretilen yiyecekler, giyecekler herkese rahatlıkla ulaşılabilir ve ucuz olacak
İşyerleri kooperatiflere dönüşecek, toplumun dezavantajlı kesimlerine kaynak aktarımı artacak.
Evlerin dekorasyonunda, mutfak eşyalarında cam, seramik, porselen, ahşap gibi sadece doğal malzemelerin kullanımı önem kazanacak. Finans sistemi, borca dayalı yapıdan çıkacak, sermaye ortaklığına dönüşecek.
Global büyük şirketler, lokal küçük şirketlere dönüşecek, lokal kültürün ögeleri önem kazanacak. İnsanlar, okuyarak doğdukları yaşam yerlerinden daha uzakta, büyük şehirlerde yaşamaya zorlanamayacak. Web ve mobil teknolojiler sayesinde, bulundukları yerde ürettiklerini diğer yerlere gönderebilecekler.
Şimdi önemli olan, bu değişimin neresinde durduğunuz, yaptığımız iş ve oluşlarla bu yeni medeniyeti oluşturmada ne kadar etkin rol alabildiğimiz.

19 Ocak 2015 Pazartesi

Globalizasyondan yerelleşmeye- Sürdürülebilir yaşama doğru

1980'lerden itibaren yaygınlaşan Globalleşme ve tüketim ekonomisi, daha fazla ürünü daha ucuza sürekli satın almamızı, bunun için de daha çok çalışmamızı emreder.
Globalleşme ve  endüstriyel tarım yüzünden, işsizliğin hakim olduğu kırsalı terkedip şehir hayatına gettolarda devam eden insan, ucuz işgücü durumuna gelmiştir.
Bu kısır döngüde insanlar sağlıklarını yitirmekte, bu da sağlık endüstrisinin daha da büyümesini sağlamaktadır.
Dünyamızın kıt kaynakları, üzerinde yaşayan kalabalık şehirli nüfusu, tüketim ekonomisi ile ve şehircilik altyapısı ile  ayakta tutmanın sınırlarına dayanmıştır.
Şu anda insanoğlu artık, tüketim ekonomisi ve globalleşme çılgınlığından daha farklı, dünya üzerinde insan ırkının devamı için sürdürülebilir bir yaşamın planlamasını yapmaktadır.
Bu yeni yaşam tarzında insan, kırsal ortamdan koparılmadan, yiyeceğini doğal ortamlardan ve doğal tarımdan kendisi karşılayacak, sentetik gübreye ve kimyasallara dayanan endüstriyel tarım yerini bitkisel ilaçlamaya dayanan doğal tarıma bırakacaktır.
İnsanları mutlu eden şey, refah düzeyi ya da para değildir. İnsan, güçsüz duruma düştüğünde yanında kendisine bakacak başka insanların varlığı, paylaşım, dayanışma ve sevgi varolduğunda mutlu olmaktadır. Bu sebeple, kişiye yetecek kadar giysi ve yiyecek, aile ve toplumda  sevgi ve paylaşım esas olmalıdır.
Kırsal yaşam, teknolojiden uzak olmayacaktır. Evler, güneş enerjisi ile ısıtılacak, pasif ev teknolojisi ile donatılmış olacak, akıllı ev sistemleri ile uzaktan pek çok ev sistemini kontrol etmek mümkün olacaktır. Cep telefonları, kırsal hayatta iletişim tekno altyapısı olarak öne çıkacaktır.
Sonuç olarak, insan hem teknolojinin en son nimetlerinden yararlanacak, hem kendisine yeter derecede yiyecek ve giyecekle yetinecek, daha az hasta olacak, hem de dünyaya zarar vermeyen bir enerji altyapısı ile enerji ihtiyacını karşılayacaktır.Bunun sağlanması için, globalleşen dev firmalara antitröst yasalarının gelmesi, kırsal alana göç eden vatandaşlara toprak tahsis edilmesi, GDO'suz tohumların ve zirai ilaçların temini ve dağıtımı gibi pek çok yasanın gelmesi gerekmektedir.